• Turkhane Logo

Korumayla büyüyenler ve güce sığınma refleksi

18:00 04 February 2026 Wednesday
Korumayla büyüyenler ve güce sığınma refleksi

Analiz / Doç. Dr. Osman TEK




Bazı insanlar hayatı zorluklarla öğrenmez. Düşmeden yürür, üşümeden ısınır, beklemeden yükselir. Bunun nedeni kişisel yeteneksizlik değil; çoğu zaman içinde büyüdükleri korunaklı yapılardır. Cemaat yapılanmaları, yardımlaşmanın ve korumacılığın en yoğun yaşandığı alanlardır. İmkânları güçlü olan cemaatlerde yetişen bireyler için hayat, çoğu zaman sert yüzünü göstermez.



Bu ortamlar bireye çok şey kazandırır; ama fark edilmesi zor bir şeyi de eksiltir: dayanıklılık.



Sürekli kollanan, düşmeden tutulan, sorunları başkaları tarafından çözülen birey, özgüvenli görünse bile çoğu zaman içten içe kırılgandır. Çünkü özgüven, konforla değil; zorlukla inşa edilir. Zoru tanımayan insan, kendine değil, ait olduğu yapıya güvenir.



Sorun tam da burada başlar.



Rüzgâr sert estiğinde, korunaklı yapılar dağıldığında ya da birey o yapıdan dışlandığında, alışık olunmayan bir soğukla karşılaşılır. İşte o an, cemaat korumacılığı içinde büyüyen ama bireysel dayanıklılık geliştirememiş insan için yalnızlık, katlanılması zor bir hâl alır. Bu yalnızlıkla yüzleşmek yerine, refleks olarak yeni bir kalabalık aranır. Ya da daha kestirme bir yol seçilir: güce sığınmak.



Bu tercih, çoğu zaman ideolojik bir dönüşüm değildir. Ahlaki bir ikna sürecinden de geçmez. Daha çok, psikolojik bir savunma mekanizmasıdır.



Erich Fromm, bireyin özgürlükle birlikte gelen yalnızlığa dayanamadığında, güçlü yapılarla özdeşleştiğini söyler. Bu özdeşleşme, haklı olmaktan çok güvende olma arzusundan doğar. İnsan, kendi ayakları üzerinde duramadığında, güçlü bir gövdenin gölgesine sığınır.



Bu yüzden, yaşadığı haksızlığa rağmen iktidarın gücüne yaklaşan bireyi yalnızca ahlaki bir savrulmanın öznesi olarak okumak eksik olur. Burada daha derin bir mesele vardır: özgüven eksikliği ile korunma ihtiyacının kesişimi.



Ne var ki bu sığınma, çözüm değildir.



Güce yaslanmak, bireyi haksızlıktan kurtarmaz; yalnızca onu görünmez kılar. İtirazın yerini uyum, hak talebinin yerini sadakat aldığında, kişi kendi yaşadığı adaletsizliği aşmaz; onunla birlikte yaşamayı öğrenir. Bu da bireysel bir rahatlama sağlasa bile, kamusal alanda ciddi bir bedel üretir.



Hannah Arendt’in işaret ettiği gibi, hakikat çoğu zaman yalnızdır. Güç ise kalabalık ister. İnsanlar, yalnız kalmamak için güce yanaştıkça, hakikat kamusal alandan çekilir. Geriye, doğru olduğu için değil; güçlü olduğu için savunulan pozisyonlar kalır.



Bu durum yalnız bireyleri değil, demokrasiyi de zedeler.



Demokrasi, ancak bireyler haksızlığa uğradıklarında bile güce teslim olmamayı göze alabildiklerinde olgunlaşır. Eğer bir toplumda insanlar, zora düştüklerinde kalabalığa ya da iktidara sığınmayı makul bir çözüm olarak görüyorsa, orada demokrasi işlemeye devam eder; ama derinleşemez.



Alexis de Tocqueville’in çoğunluk baskısına dair uyarıları tam da bu noktada anlam kazanır. Çoğunluğun sunduğu güven hissi, bireysel muhakemeyi aşındırır. İnsan, doğruyla yalnız kalmaktansa yanlışla kalabalık olmayı seçtiğinde, kamusal akıl sessizleşir.



Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur:



Cemaat korumacılığı içinde büyüyen, zoru tanımamış ve özgüveni içsel olarak gelişmemiş bireyler, kriz anlarında hakikate değil güce yönelir. Bu yönelim, kısa vadede koruyucu; uzun vadede ise hem birey hem toplum için yıkıcıdır.



Belki de asıl yüzleşmemiz gereken gerçek şudur:



Bizi yanlış kalabalıklara ve güce yaklaştıran şey, inançlarımızdan çok yalnız kalma korkumuzdur.



Ve bu korku aşılmadan ne bireysel özgürlük ne de demokrasi gerçek anlamda güçlenebilir.

Son güncelleme: 18:00 04.02.2026
SIRADAKİ HABER
Sayfa Başı