Analiz / Doç. Dr. Osman TEK
Pazar sabahının o kendine has sükuneti içinde, torunumla yaptığım küçük bir “ekosistem” sohbeti beni derin düşüncelere sevk etti. On yaşındaki bir çocuğun heyecanıyla dinlediğim o muazzam sistem, okul sıralarında nasıl anlatılıyor dersiniz? İki sütun üzerine inşa edilmiş bir anlatı: Bir yanda tabiat olaylarının kusursuz işleyişi, diğer yanda ise tabiatı sanki akıllı ve şuurlu bir varlıkmış gibi kodlayıp, o sistemin asıl sahibini, Yaratıcı’yı adeta paranteze alan bir yaklaşım.
Bilimin kavramlar yoluyla ilerlemesi, doğanın dilini çözmeye çalışması elbette kıymetli. Ancak ikinci kısımda öyle bir “şizofreni” var ki, hayatın realitesinden bütünüyle kopuk. Düşünsenize; akılları hayrete düşüren bir sistemden bahsediyoruz ama sistemin kurucusunu dikkate almıyoruz. Bu sadece akla aykırı değil, aynı zamanda sistemin sahibine karşı büyük bir nezaketsizlik, hatta bir hak gaspı.
Şöyle bir durup düşünelim… İnsanoğlu, kendisine yapılan böyle bir haksızlığa razı olur mu? Altında imzası olmayan bir şair, yazdığı mısraların hayranlıkla okunup kendisinin yok sayılmasına katlanabilir mi? Bir yazarın kitabı elden ele dolaşsa ama adı hiç anılmasa, o yazar gök kubbeyi yere indirmez mi? Hepimiz kendi “ben”imize, emeğimize, ismimize bu kadar sahip çıkarken; asıl sahibin hakkını teslim etmemekte neden bu kadar hoyratız?
Kendi “ben”ini dev aynasında gören insan, Rabbine sahip çıkmadığı için bugün korkunç bir benlikler savaşı içinde kıvranıyor. O kadar şişirilmiş bir ego ki bu, artık kendi “yaratıcısını” göremez hale gelmiş. Oysa sistemin gerçek sahibini vicdanlarda ve akıllarda yeniden konumlandırmazsak, bu hoyratlık sınır tanımayacak.
Bugün dünyanın bir köşesinde tonlarca bombanın çocukların üzerine boşaltılabiliyor olması, işte tam da bu “sahipsizlik” illüzyonunun sonucudur. Yaradan’ı hayatımızdan ve sistemimizden çıkarınca kazandığımız şey özgürlük olmadı; aksine, kötülüğün önündeki barajlar yıkıldı. Biz özgürleştiğimizi sanırken, kötülükte sınır tanımaz hale geldik.
Şu pazar sabahında kulağımıza küpe olması gereken hakikat şudur: “Kulillahümme malike’l mülk” (Deki: Mülkün sahibi Allah’tır.) gerçeğini vicdanlara duyuracak seslere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Eğer kötülüğün bu pervasız yürüyüşüne bir “dur” diyeceksek, işe önce mülkün sahibini hatırlayarak, o şişkin benliğimizi ait olduğu yere çekerek başlamalıyız.
Aksi halde, sadece huzurumuz değil, dünya da elimizden kayıp gidecek.







