• Turkhane Logo

Dönüp arkana bakma!

06:50 20 March 2026 Friday
Dönüp arkana bakma!





Yazan: Necip Meriç







Şoför koltuğunda araba kullanırken, gözünüzü dikiz aynasından bir saniye bile ayırmadan kilometrelerce yol gitmeye çalıştınız mı hiç? Böyle bir şey yapmadınız elbette. Zira yapmış olsaydınız, çok büyük ihtimalle şu an bu yazıyı okuyor olmazdınız.



Hayal etmesi bile tüyler ürpertici, değil mi? Muhtemelen ilk keskin virajda kendinizi şarampolde, paramparça bir aracın içinde bulurdunuz. Ama ne acıdır ki, iş kendi hayat hikayemize, ruhsal yolculuğumuza ve günlük kararlarımıza geldiğinde hepimiz usta birer “dikiz aynası şoförü” oluveriyoruz. Gözümüz arkada, zihnimiz dün yaşanan o incitici kavgada, kalbimiz yıllar önce bitmiş bir ilişkinin tortularında ya da kaçırdığımızı düşündüğümüz o “altın” fırsatın yasında… Ayağımız gaz pedalında basılı duruyor ama ruhumuz el freni sonuna kadar çekilmiş bir kamyon gibi yerinde sayıyor, sadece olduğu yerde lastik yakıp duman çıkarıyor.



İnsanlığın mükemmel rehberi olan Kur’an-ı Kerim’de Hicr Suresi 65. ayette, Rabbimizin Hz. Lut’a ve beraberindekilere verdiği sarsıcı emir yer alıyor. Rabbimizin emri tam da bu hayati meseleye işaret eder gibidir: “ Hiçbiriniz arkasına dönüp bakmasın! ” Bu emir, doğrudan o gün yaşanacak bir felaketten kurtuluş için verilmiş somut bir talimat olmakla birlikte, aynı zamanda modern insanın ruhsal özgürlüğü adına bize derin bir hakikati de düşündürür. Çünkü görüyoruz ki, bedeni yola çıksa da aklı geride bıraktığı o enkazda kalanlar, kaçtıkları o yıkımın bir parçası olmaktan asla tam anlamıyla kurtulamıyorlar.



Arkaya bakmak, sizi geride bıraktığınız o karanlığa mühürleyen gizli, sinsi bir bağa dönüşebilir. Hz. Lut, azgınlıkta ısrar eden kavmini, onlara uyan eşi Vahile’yi ve şehrini bu emir üzere arkada bıraktı. Zihni geçmişe takılıp kalmadı. Rabbimizin emrettiği yolculukta, önüne ve geleceğe yöneldi. Çünkü sürekli arkaya bakmak, insanı felakete çakılı tutan bir alışkanlığa dönüşebilir. Zihnimiz ve kalbimiz geçmişe, hele de yozlaşmış bir düzene takılı kaldığında, farkında olmadan o yıkımın etkisini içimizde taşımaya devam edebiliriz.



Peki, biz neden modern dünyanın “gelişmiş” imkanları arasında bu kadar çok arkaya bakıyoruz? Psikologlar buna “ruminasyon” yani “zihinsel geviş getirme” diyor. Tıpkı bir canlının yediği otu midesinden çıkarıp tekrar tekrar ağzına getirip çiğnemesi gibi; biz de geçmişteki hataları, “keşke”leri ve pişmanlıkları zihnimizde evirip çeviriyoruz. Ancak burada önemli bir ayrım var: Bu süreç, kontrollü bir muhasebe ve ders çıkarma yerine, kontrolsüz ve tekrarlayıcı bir zihinsel döngüye dönüştüğünde insanı yorar ve yıpratır. Hayvan o otu çiğneyerek sindirip enerjiye dönüştürürken, biz bazen aynı düşünceleri tekrar ederek ruhumuzu ağırlaştırabiliyoruz. Geçmişi bir ders kütüphanesi olarak kullanmak yerine, orada bir müze bekçisi gibi nöbet tutmaya başlıyoruz. Oysa müzede hayat yoktur, sadece tozlu hatıralar ve dondurulmuş anlar vardır. Sürekli “Neden ben?” veya “Eğer öyle olmasaydı…” diye sormak, bizi bugünün güneşinden mahrum bırakan karanlık bir buluta dönüşebilir.



Edebiyatın ve sinemanın o devasa sahnelerine bir bakın, orada kendinizden parçalar göreceksiniz. Charles Dickens’ın o ölümsüz karakteri Miss Havisham’ı hatırlayın. Düğün günü terk edildiği o meşum saniyede evindeki tüm saatleri durdurmuş, hiç çıkarmadığı sararmış gelinliğiyle bir canlı cenazeye dönüşmüştü. Onun için bir gelecek yoktu; sadece o ihanet anının, o acının sonsuz tekrarı vardı. O, adeta arkasına bakma yasağını ihlal ederek kendi hayatını bir “tuz sütununa”, yani donmuş bir kütleye çevirmişti.



Diğer tarafta ise sinema tarihinin en ilham verici karakterlerinden biri olan Andy Dufresne var. Esaretin Bedeli filminde Andy, yirmi yıl boyunca her gün sabırla tünel kazdı, kilometrelerce pislik dolu kanalizasyon borusunun içinden geçti. O borudan dışarı çıktığında, üzerine yağan yağmurla geçmişin tüm kirinden arınır gibi olur ve yeni bir hayata doğru yürür. Onu özgürleştiren şey sadece fiziksel duvarları aşması değil, zihninde o duvarları çoktan yıkmış olmasıdır.



Filozof Nietzsche’nin yaklaşımına göre, insanın eyleme geçebilmesi için zaman zaman unutabilmesi gerekir. Eğer her anınızı dünün ağır yüküyle, bitmiş kavgaların gürültüsüyle doldurursanız, bugün yeni ve taze bir şey inşa edecek yeriniz kalmaz. Yaşama hizmet etmeyen, sizi aşağı çeken, kanatlarınızı daha çıkmadan kıran her hatıra, doğru yönetilmediğinde ruhsal bir prangaya dönüşebilir. Stoacı imparator Marcus Aurelius da yüzyıllar önce benzer bir gerçeğe işaret etmişti: “Evren değişimdir, hayat ise senin algınla şekillenir.” Geçmiş artık senin doğrudan kontrolünde değildir; bu yüzden kontrol edilemeyen bir şeye takılı kalmak, insanın enerjisini tüketebilir.



Şimdi bir an için durun ve kendinize dürüstçe sorun: Şu an bu yazıyı okurken zihninizin yüzde kaçı “burada”, yüzde kaçı geçmişin o küf kokulu raflarında? Kimin ahı, hangi hatanın sızısı ya da hangi yarım kalmış hikayenin tortusu sizi bugünün bereketinden koparıyor? Şunu asla aklınızdan çıkarmayın: Hayat, ileriye doğru bakıldığında anlam kazanan bir yolculuktur. Geçmişi bir öğretmen gibi dinleyin, dersinizi cebinize koyun ama sakın o öğretmenin sınıfında ömür boyu mahsur kalmayın. Diploma aldınız, artık mezun olma vakti geldi.



Sonuç olarak; dün bitti, tüm günahları ve sevaplarıyla, tüm acıları ve tatlı anılarıyla tarih oldu. Yarın ise henüz el sürülmemiş, tertemiz bir imkanlar denizidir. Bugün elinizde olan tek gerçeklik, o direksiyonun başındaki “şimdi”dir. Eğer gerçekten özgürleşmek ve o “vadedilen aydınlığa” ulaşmak istiyorsanız, ayağınızı artık o paslanmış frenden çekin ve gözünüzü ufka dikin. Sizin “Zihuatanejo sahili”niz, yani o huzurlu limanınız, arkanızdaki harabelerde değil, tam karşınızda, atacağınız o cesur adımlarda gizli .



Dönüp arkana bakma; çünkü gidecek daha çok yolun, yaşanacak çok güzel sabahların var.

Son güncelleme: 06:50 20.03.2026
SIRADAKİ HABER
Sayfa Başı