Analiz / Doç. Dr. Osman TEK
Antik Yunan şehirleri, Batı felsefi düşüncesinin anne rahmi olarak kabul edilir. Atina, Sparta ve Milet bu bağlamda en çok anılan şehirlerdir. Ancak çoğu zaman gözden kaçan bir gerçek vardır: Felsefi düşüncenin asıl öncülüğü, savaş ve ideolojik rekabetten uzak durmayı başaran Milet’te doğmuştur.
Atina demokrasiyle, Sparta askerî disiplinle öne çıkarken; her iki şehir de bir savaştan diğerine sürüklenmiş, enerjilerini güç mücadelesi içinde tüketmiştir. Buna karşılık Milet, ticareti önceleyen, düşünceye alan açan ve savaşsızlığı tercih eden bir şehir olarak farklı bir yol izlemiş. Bu sakin ve üretken iklim, insan aklının hikmete yönelmesini mümkün kılarken varlığın ardındaki hakikati (arke) bulma arayışını da kapı aralamış.
Bu tarihsel hatırlatmayı yapmamın nedeni, Türkiye’nin yakın dönemine dair bir sosyolojik benzerliğe dikkat çekmektir.
1970’li yılların ortalarında Türkiye, fiilî bir iç çatışma atmosferi yaşıyordu. Aynı ülkenin gençleri, tıpkı Atinalılar ve Spartalılar gibi, birbirini yok sayan ideolojik kamplara savrulmuştu. Demokrasi adına ya da düzen adına yürütülen bu sert mücadele, her gün onlarca gencin hayatına mal oluyordu.
Tam da bu ortamda, mabetlerden ve kürsülerden yükselen farklı bir ses vardı. Bu ses, “sokağa çıkmayın, kavganın tarafı olmayın; gerekirse cesedimi çiğneseler bile” diyordu. Bu çağrı, silahlı ya da ideolojik bir karşı hamle değil; bilinçli bir geri çekilme ve inşa stratejisiydi.
Bu yaklaşımın motivasyonu tabiki Millet olmamakla beraber Milet tarzı bir tavrı andırıyordu: Güç mücadelesinin dışında kalmak, enerjiyi eğitime ve insan yetiştirmeye yönlendirmek.
Zamanla bu tercih, hem dikey hem yatay düzlemde önemli sonuçlar doğurdu. Dikey başarıdan kastım, bireylerin eğitim yoluyla kurumsal yapılarda yükselmesi; yatay başarıdan kastım ise hareketin toplumun farklı katmanlarına yayılabilme kapasitesidir. Bu iki alan birlikte ilerlediğinde ortaya tesadüflerle açıklanamayacak bir toplumsal etki çıktı.
Bu etkinin artmasıyla birlikte, Türkiye’nin çok iyi bildiği bir refleks de devreye girdi. Biz Türkler için “vesayet” soyut bir kavram değildir. Vesayet; devletin gerçek sahibinin kendileri olduğunu iddia eden, seçilmiş iradeye mesafeli, devlet içinde örgütlü yapılardır. Bu yapılar, dikey yükselişi bir tehdit olarak algıladı. Diğer düşünce ekolleri ise yatay yayılım karşısında kendi alanlarının daraldığını fark etti.
Hareketin ayırt edici yönü; eğitimi, hoşgörüyü ve ahlaki değerleri merkeze almasıydı. Fırsat eşitliğinin fiilen olmadığı bir ülkede, sosyo-ekonomik nedenlerle eğitim sisteminin dışına itilen zeki çocuklar için yeni imkânlar üretildi. Bunun sonucu olarak hem kamuda hem özel sektörde, mesleki yeterliliği yüksek ve etik hassasiyetleri gelişmiş bir kuşak yetişti.
Belki de en çarpıcı sonuç, taşrada yoksulluk ve geleneksel kalıplar arasında sıkışan kız çocuklarının eğitimle buluşmasıydı. Bu yalnızca bireysel başarı hikâyeleri üretmedi; sosyal hareketliliğin ve toplumsal dönüşümün kapılarını araladı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında şunu net biçimde söylemek mümkün: Savaşın, kavganın ve ideolojik fanatizmin dışında kalmayı tercih eden bu yaklaşımın elde ettiği sonuçlar bir rastlantı değildir. Tıpkı Milet’te olduğu gibi, sessiz ve sabırlı bir inşa sürecinin ürünüdür.
Bazen en büyük etki, en gürültüsüz yerden gelir.







