• Turkhane Logo

Batanları sevmek

22:50 21 January 2026 Wednesday
Batanları sevmek





Necip Meriç / Aktif Haber







Hz. İbrahim gökyüzüne bakıyor; önce yıldızlar, sonra ay, sonra o görkemli güneş… Her birine “Rabbim!” diyor heyecanla. Ama hepsi birer birer batıp gidiyor. Sonunda o meşhur itiraz yükseliyor dudaklarından: Ben batanları sevmem.  



İbrahimî bir reddedişle başlayan bu cümle, sadece dinsel bir duruşun değil, insanlığın en derin varoluşsal sancısının ilacı aslında. Çünkü biz, ilahi kaynaklığı bu kadim bilgeliği unutmuş gibiyiz. Gidip en çok batacak şeylere tutunuyor, kaybedilecek olan her ne varsa ona devasa anlamlar yüklüyoruz. Geçici olanın etrafına sanki ebediymiş gibi surlar örüyoruz. Sonra ne mi oluyor? O yıldız kayınca, o ay tutulunca ya da o güneş batınca dünya başımıza yıkılıyor. Sanki Mahkeme-i Kübra kurulmuş da biz bütün imtihanı o saniye kaybetmişiz gibi bir kahrın içine düşüyoruz.



Sahi, dert ettiğimiz, uğruna uykularımızı feda ettiğimiz o meseleler sahiden o kadar önemli mi?



Bir ilişki bittiğinde, işimizi kaybettiğimizde, bir memleketten ayrılmak zorunda kaldığımızda veya bir yakınımız göçüp gittiğinde canımızı yakan şey o kaybın kendi boşluğu mu, yoksa o boşluğa bizim yerleştirdiğimiz “vazgeçilmezlik” mi? Ona yüklediğimiz anlam mı? Maalesef çoğumuz bu sorunun cevabını ıskalayarak yaşıyoruz. Acının kaynağı eşyanın gidişi değil; bizim o eşyaya biçtiğimiz kıymet. Çoğunlukla da yanlış kıymet.



Viktor Frankl, Auschwitz toplama kamplarında bu gerçeği en çıplak haliyle, iliklerinde hissederek gözlemledi. Kamplarda hayatta kalanlarla kaybedenleri ayıran şey fiziksel güç değildi kesinlikle; yaşama yükledikleri anlamdı. İnsanın Anlam Arayışı eserinde Frankl, her şeyini kaybetmiş insanların arasında, hâlâ elinden alınamayan o son özgürlüğü keşfetti: Acıya ne anlam vereceğini seçme özgürlüğü. Frankl’a göre acı kaçınılmazdır evet, ama o acıyı taşıyıp taşıyamayacağımızı belirleyen şey, ona verdiğimiz manadır. Taşıyıp taşıyamayacağımıza aslında biz karar veriyoruz. 



Belirleyici olan yükün ağırlığı değil, bizim o yüzü nasıl anlamlandırdığımızdır. Tam da bu noktada, “Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz” (Bakara Suresi / 286) hükm-ü ilahisini hatırlayın. Demek ki iş yine bizim iradelerimizde bitiyor. 



Modern insanın bu trajedisini Lev Tolstoy, “İvan İlyiç’in Ölümü” romanında çarpıcı bir dille anlatıyor. Yüksek rütbeli bir yargıç olan İvan İlyiç, hayatı boyunca “doğru” kabul edilen her şeye sahip olmuştur: Şık bir ev, mevkiler, sosyal onay… Ancak ölüm döşeğine düştüğünde, hayatını adadığı o perdelerin, mobilyaların ve rütbelerin aslında birer “batan yıldız” olduğunu dehşetle fark eder. Ölüm kapıdayken, toplumdaki saygınlığına yüklediği o muazzam anlam bir anda buharlaşır. 



Tolstoy kulaklarımıza adeta şunu fısıldar: İvan İlyiç, sadece batanları sevmiş ve hayatını geçici olana yatırım yaparak tüketmiştir. Asıl acısı hastalığından değil, yaşamının sahte anlamlar üzerine kurulu olduğunu anladığı o geç kalınmış farkındalıktandır.



Trajedi tam burada başlıyor zaten; neye, hangi anlamı yükleyeceğimizi bilmememizde. Batacak bir gemiye bütün servetini yükleyen adamın hüsranını yaşıyoruz çoğumuz. Sosyal medyadaki üç beş beğeniye, birilerinin dudak büktüğü onayına yahut ayna yüzümüze çarpılan kırışıklıklarımıza öyle anlamlar yüklüyoruz ki; o yıldız battığında zifiri karanlıkta kalıyoruz. 



Tüketim kültürü bize sürekli batacak şeylere tutunmayı vaaz ediyor öte yandan. Yeni telefonlar, geçici makamlar, vitrinlik kimlikler… Biz de her batışta yeni bir boşluğa düşüyoruz. Doldurmaya çalıştığımız yer içimizde, kullandığımız malzeme ise dışımızda kalıyor çünkü. Değersizlik hissini, “marka” olan telefonlarla, eşyalarla doldurmaya çalışıyoruz. Milyon liralık saat taktığında değerin aya çıkıyor sanki!



Peki, nasıl yaşamalıyız? Hiçbir şeye bağlanmadan, soğuk bir taş gibi mi? Hayır. Mesele bağlanmak değil, bağlanma biçimimiz. Bir çiçeği, solacağını bilerek kokladığınızda aslında onu daha özgürce seversiniz. “Bu benim her şeyim” demek yerine, “Bu bana bir süreliğine emanet” dediğinizde, o şeyin gidişi sizi yerle bir etmez. Kaybetme korkusunun bizi tutsak etmesi, asıl problemimizdir. “Ya kaybedersem?” sorusu, bizi şimdiki anda nefes almaktan alıkoyar. Geleceğin kaygısı bugünü çürütür. Hz. İbrahim’in (as) bilgeliği ise kulaklarımıza şunu fısıldar: Zaten kaybedeceksin. Her şey batar. Soru, bu gerçekle nasıl bir duruş sergileyeceğin. O’nun, en sevdiği Hz. İsmail’i (as) kurban etme anındaki mutmain, Rabb’inin takdirinden razı ve teslim duruşunda olduğu gibi, en güzel misal aslında buna.    



Neye anlam yüklediğinizi düzenli olarak sorgulayın. Hangi kaybın sizi yıkacağını düşünüyorsunuz? İşiniz mi, görünüşünüz mü, statünüz mü? Eğer bunlardan birini kaybettiğinizde “artık yaşamamın bir anlamı yok” diyorsanız, tehlikeli bir bağımlılık içindesiniz demektir. 



En çok neyi kaybetmekten yahut kazanamamaktan korkuyorsak, bizim en kıymetlimiz odur. 



Unutmayalım; bunlar batan yıldızlar. Gerçek anlam, belirli bir nesneye değil, sarsılmaz bir tutuma dayanmalı. “Ben her koşulda değerliyim. Her insan gibi ben de eşref-i mahluk olarak, ahsen-i takvimde yaratıldım”  inancı batmaz. Çünkü kaynağı dışarıdaki dünya değil, ruhunuzun içsel derinliğidir, inancınızdır, imanınızdır ve bundan kaynaklanan farkındalığınızdır.



Hz. İbrahim’in arayışı, batan şeylerin ötesinde batmayan bir gerçeklik bulduğunda nihayete erdi, Rabb’ini buldu. Hz. İbrahim’in arayışı varoluşsal bir arayıştı. Neyin gerçekten önemli olduğunu, neye güvenebileceğimizi bulma çabasıydı. Bugün kendimize dürüstçe bir soralım: Benim batanlarım neler? Hangi yıldızlara putlaştırıyorum kalbimde? Ve bunlar battığında, hâlâ ayakta kalacak ne var içimde?



Gerçek özgürlük; kaybetmemekten değil, kaybettiğinde de kendini kaybetmemekten gelir.

Bağımlı olmamaktır ve yalnız Allah’a kul olup, sadece O’na tevekkül etmektir özgürlük…







Son güncelleme: 22:50 21.01.2026
SIRADAKİ HABER
Sayfa Başı