Necip Meriç / Aktif Haber
“Projenin daha etkin yürümesini sağlayacağını düşündüğüm bir teklif yaptım. ‘Bakalım’ dedi. Başka bir zaman, ‘Süreci ele alacağımız bir toplantı yapsak nasıl olur?’ diye sordum. ‘Değerlendirelim’ diye karşılık verdi. Ben de bakacak diye, değerlendirecek diye bekledim durdum. Ama ne baktı ne de değerlendirdi.”
İşte buna arafta bırakılmak diyoruz.
İş dünyasında olduğu gibi ailede, arkadaşlıkta, sosyal ilişkilerde de çok tanıdık bir hâl bu. İnsan ilişkilerinde en çok ne yorar insanı? Önüne engel çıkması mı, başarısız olmak mı? Değil. İnsanı asıl tüketen belirsizlik. Reddedilirsin, canın yanar ama biter. Önüne bakarsın. Ama red mi gelecek, kabul mü, diye bekleyip durmak… İşte ruhu yavaş yavaş kurutan şey tam olarak bu.
İletişimde dürüstlük sadece doğruyu söylemekle sınırlı kalmaz. Karşındakinin zihninde sahte boşluklar açmamak da dürüstlüğün gereği. Net cevap vermemek, “hayır” dememek çoğu zaman nezaket ya da kırmamak gibi gerekçelere bağlanıyor. Oysa alakası yok. Bir insanı arafta, belirsizlik içinde bırakmak en büyük nezaketsizliklerden biri. Saygısızlığın ta kendisi.
Gerçeğin sertliği, belirsizliğin o sinsi sızısından çok daha insaflı. Muğlaklık, karşımızdakini insan olmaktan çıkarıyor. Kendi kararsızlığımızın bekleme odasında oturan birine dönüştürüyor.
Sorumluluktan kaçışın maskesi
Erich Fromm, sevgiyi ve sağlıklı iletişimi bir duygu hâli olarak değil, bir eylem ve sorumluluk olarak ele alıyor. Ona göre birine açık olmamak, o kişiye duyulan saygının eksikliğini gösteriyor. Bir konuyu belirsiz bıraktığında, aslında o insanın hayatı üzerindeki sorumluluktan kaçmış oluyorsun. “Ne evet diyorum ne hayır, böylece suçlu olmam” düşüncesi, Fromm’un tarif ettiği narsisizmin incelmiş bir hâli.
Bu tavır, kendi konforunu karşındakinin ruh huzuruna tercih etmek anlamına geliyor. Hayır demenin oluşturacağı o kısa gerginliği yaşamamak için, başkasını uzun bir belirsizliğe mahkûm ediyorsun. Bu nezaket olmuyor. Bildiğin bencillik oluyor.
Fromm’un gözünden bakınca, net cevap vermemek karşındakini kendi duygusal oyununda bir figüre çevirmek gibi. Satranç tahtasındaki bir piyon misali. Ne hamle yapabiliyor ne yerinden kıpırdayabiliyor. Sen oyunu uzaktan izlerken, o orada bekliyor.
Belirsizlik ve kaygı
Kierkegaard, kaygıyı “özgürlüğün baş dönmesi” diye anlatıyor. Bu baş dönmesi çoğu zaman belirsizlikten besleniyor. İnsan net bir yıkım karşısında bile duruş alabiliyor. Çünkü yıkım somut bir şey. Ama belirsizlik insanı kilitliyor. İletişimde karşındakini ikilemde bırakmak, onu o karanlık kaygı boşluğunun içine itmek anlamına geliyor.
Son yıllarda sıkça kullanılan “ghosting” kelimesi genelde birinin aniden ortadan kaybolması olarak anlatılıyor. Mesajlara cevap verilmez, aramalar açılmaz, iletişim bir anda kesilir. Ama ghosting her zaman bu kadar açık yaşanmaz. Çoğu zaman kişi fiziksel olarak oradadır ama zihinsel ve duygusal olarak çoktan gitmiştir. Üstelik bunu net bir şekilde söylemez.
“Konuşuruz” der, konuşmaz.
“Bir ara buluşuruz” der, o buluşma hiç gerçekleşmez.
“Şu sıralar yoğunum” der ama o yoğunluk hiç bitmez.
Karşı tarafı tamamen silmez. Ama hayatında net bir yere de koymaz. Kapıyı kapatmaz ama içeri de almaz. Ghosting tam olarak burada başlar. Ortadan kaybolmadan yok olma hâli. İnsan yokluğa katlanır; fakat yanındayken yokmuş gibi davranılması, işte dayanılmaz olan bu.
Ghosting bir iletişim kazası değil. Bir unutkanlık ya da yoğunluk meselesi hiç değil. Bu aslında kişinin kendi konforunu koruma yöntemi. “Hayır” demenin oluşturacağı gerginlikten ya da kendi hakkında oluşacak olumsuz intibadan kaçınma biçimi. Kendi düzeni bozulmaz ama bedelini, karşısındaki arafta bıraktığı insana ödetir.
Belirsizliğin bu yıpratıcı hâlini edebiyatımızda en iyi anlatan metinlerden biri Ahmet Hamdi Tanpınar’ın *Huzur* romanı. Mümtaz’ın yaşadığı acı, Nuran’ın onu sevmemesi değil. Asıl yıkıcı olan, Nuran’ın ne tamamen gitmesi ne de tamamen kalması. Sevgi var ama karar yok. Yakınlık var ama yön yok. Her şey yarım kalıyor.
Mümtaz birini seviyor ama o sevginin nereye varacağını bilemiyor. Net bir ayrılık yaşansaydı yas tutulur, acı çekilir ve hayat devam ederdi. Ama belirsizlikte her sabah umut kuruluyor, her akşam o umut yıkılıyor. Onu asıl tüketen şey, bu bitmeyen kısır döngü oluyor.
Arafta bırakmak, bir insanın kendi yolunu çizme ihtimalini elinden almak demek. Bu yüzden dürüst bir “hayır”, ucu açık bırakılmış binlerce “belki”den çok daha insaflı.
İletişimde nezaket, yuvarlak cümleler kurmakla sağlanmıyor. Nezaket, muhatabın onuruna saygı duymakla mümkün oluyor.
Evet, net olmak bazen can acıtıyor. Ama belirsiz bırakmak, çok daha derin ve bazen onulmaz yaralar açıyor.
Bu yüzden nezaket, belirsizlikte değil; netlikte anlamını buluyor.







